O'nun da Hayalleri Vardı
İlkokula gideceği zaman annesi ve babası çok heyecanlıydı. Sadece annesi babası değil, tüm aile yakınları o günü iple çekmişlerdi. Yalnız bırakmamışlardı, ilk gününde.
Üzerinde siyah önlüğü (o günlerde önlükler henüz mavi olmamıştı) ile beyaz yakasına bakıp duruyordu. Hayatında ilk defa bu kıyafeti giyiyordu, çok heyecanlıydı. Altında yünlü kazak da olsa, bir hırka da olsa herkesin kıyafeti aynıydı. Bu da, okula geldiğimizde hepimiz eşitiz anlamına geliyordu.
İlkokul çok heyecanlı geçiyordu. Her gün yeni bilgiler ediniyordu. Yeni dostluklar kuruyordu. 5. sınıfta Anadolu Liseleri Sınavı’na girecekti, 1 yıl öncesinden sınava hazırlandığı için arkadaşlarına göre daha avantajlı durumdaydı. Sınıfta sadece 3 kişi sınavı kazanmıştı. Çok mutluydu.. O bir Anadolu Liseliydi…
Anadolu Lisesi’nin ilk sınıfı hazırlık sınıfıydı. İngilizce öğrenmeye başlamıştı. Yeni bir dil öğrenmek onun için çok keyifliydi. Boş zamanlarda turistlerle konuşarak İngilizcesini geliştirmeye çalışıyordu. Bir yandan da sürekli kitaplar okuyordu. Hafta sonları ise okulun kursuna gidiyordu, temeli sağlam olsun diye. Gerçekten de çok güzel bir temele sahip olmuştu. Şakır şakır denilecek kadar iyi İngilizcesi vardı. Öğretmenleri O’nunla gurur duyuyorlardı. Aynı başarısını lisede de sürdürdü. Her yıl teşekkür ve takdir alıyordu.
Ortaokul 3. sınıfa geldiğinde kabuğuna sığmamaya başlamıştı. Bir okul gazetesi yayınlamaya karar vermiş, evde annesi – babası tarafından okulu ihmal edeceği söylenilerek vazgeçirilmeye çalışılmıştı. Aynı zamanda bu da yetmez gibi okul kooperatifiyle de ilgileniyordu. Yoğun çalışmayı, yeni bilgilere sahip olmayı çok seviyordu.
Bu yoğunluğa rağmen ilk yıl olmasa da, ikinci yıl istediği üniversiteyi kazanmış artık üniversiteli olmuştu. Üniversitede okurken de çalışmaya devam ediyordu. Amacı, kimseye yük olmadan kendi imkanlarıyla bir yandan okumak, bir yandan da kendini geliştirmeye devam etmekti. Öğrencilik hayatı içerisinde çalıştığı yerlerden parasını alamayınca hem okulu ihmal etmiş, hem sağlık sorunlarıyla karşı karşıya kalmıştı. Ama buna rağmen pes etmeden koşturmaya, mücadeleye, çalışmaya devam ediyordu.
Fakat, zamanla gördü ki, bir koltuga 2 karpuz sığmıyor. Ben sığdırırım, başarırım diye inanırken zamanla bu inancını da kaybetmiş ama bir süre sonra yapacağı hiçbirşey kalmamıştı. Yıllar geçmiş, alttan dersler yığılmıştı. Artık çaresiz bir şekilde okulu bırakmış, zaten süre aşımından okul da O’nu bırakmıştı. Hayaller bir kenarda kalmıştı, 11. olarak kazandığı okuldan sonuncu olarak bile mezun olamamıştı.
Bu arada evlenmiş, çocuğu doğmuş, işini kurmuştu. Üzerindeki yük daha da artmasına rağmen çıkan ilk afta çalışarak girdiği birçok sınavı geçmiş, ancak bir öğretim görevlisinin “49 bile alsanız geçirmeyeceğim, af sınavı diye kolay soracağımı da sanmayın, hatta daha da zor soracağım. Hem sizin okula ihtiyacınız yok ki, işinizi kurmuşsunuz, evlenmiş barklanmışsınız” sözüyle iyice morali bozulmuştu.
Sonuçta derslerin büyük bölümünü geçmesine rağmen yeterli olmadığı için bu af da O’nu diploma sahibi yapmamıştı. Ve ani bir kararla askere gidip gelmiş, askerde de “üniversite terk” olduğu için bazı komutanları tarafından dışlanmaya çalışmış, bazıları ise destek olmuştu. Öyle ya da böyle hayat devam ediyordu, askerlik de sorunsuz bir şekilde bitmişti. Ancak, üniversite sınavında çok çok gerilerde bıraktığı birçok insan mezun statüsünde askere geldiği için el üstünde tutuluyor, bu da üniversiteyi hayat şartları nedeniyle bitiremeyen birçok kişi tarafından üzücü olarak değerlendiriyordu. İşin en üzücü yanı da, 15 ay boyunca hasret çekmek gelmişti.. Ama içinden de kendi kendine kızıyordu. Sen buna müstahaksın diyordu kendi kendine.. Ne hakkın vardı seni sevenleri üzmeye, hele hele küçücük yavrunu aylarca yalnız bırakmaya.. Ama iş işten geçmişti artık, geçen zaman geri gelmeyecekti.
Askerdeyken çıkabilecek bir af umut olmuştu her zaman. Adam öldürenlere af çıkmıştı, hapistekiler dışarı bırakılmıştı ama hayat şartları nedeniyle okulunu bitiremeyen ve bitirmek isteyenlere af çıkmıyordu bir türlü. Hükümet seçim yatırımı olmasın diye af çıkaramıyordu. Ne kötü değil mi, birileri laf etmesin diye başka birileri sıkıntı çekiyordu.
Sadece çalıştığı için ya da iş hayatındaki sorunlar nedeniyle okulu bırakmak zorunda kalanlar yoktu. Aynı zamanda maddi imkansızlar sebebiyle, harç parası yatıramayanlar da vardı, af bekleyen. Daha birçok nedenden okulu bırakmak zorunda kalmıştı birçok kişi..
Bu konuyla ilgili olarak hazırlanmış olan http://www.af2007.com adresinde de çok ilginç örnekler yer alıyordu.
Feray adlı bir öğrencinin, ““Harç paramı ağlayarak taşınmak zorunda olduğumuz evimizden çıkan eşyalar sokakta kalmasın diye depoya yatırdım çok zoruma gidiyor” ifadesi ana sayfaya taşınmıştı. Feray’ın yaşadıklarını http://www.af2007.com adresinden okumanızı tavsiye ederim. Gerçekten de çok anlamlı, ailesi için fedakarlık yaparken okulundan olan bir öğrencinin yaşadıkları umarım Meclis Komisyonunda görev yapan milletvekillerinin harekete geçmesi için yeterli değeri taşır.
Hürriyet Gazetesi’nde ise Kahramanmaraş Milletvekili Durdu ÖZBOLAT’ın da 2 kez üniversiteden ayrıldığı haberini okuyor ve anlıyoruz ki, hayat şartları, idealler ve yaşananlar bazen hayatı ertelemeyi gerektirmiş oluyor. Ancak; bu erteleme insanlara yeni bir hak verilmemesi gerektiği anlamına gelmez. Dünya’nın her yerinde, birinci amaç insan kazanmaktır, kaybetmek değildir. Çünkü; kaybetmek kolay olandır, oysa biz zoru tercih ederek, ülkemizi kalkındırabiliriz ancak.
AF2007 Eğitim Hakkı İletişim Platformu çalışmalarını takdirle takip ettiğimi belirtir, tüm milletvekillerimizi bu konuda duyarlı olmaya davet ettiğimi ifade ederim.
Saygılarımla…
2 Kasım 2007 - www.acikgazete.com
------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Kurs Merkezlerine Altın Öneriler
Verim=Yapılan İş/Birim Zaman formülü gereğince, bilgi ve birikim israfına kaçmamaya dikkat etmeli, yapacağımız işlere de ona göre karar verebilmeliyiz.
Daha önceki kurs tecrübelerime dayanarak, kurs merkezlerine sunabileceğim altın önerileri sizinle paylaşmak istedim.
Ünvana ihtiyaç duymaksızın, profesyonel anlayış, duygusallıktan uzak mantıklı yaklaşım çerçevesinde yapılabilecek faaliyetleri aşağıdaki şekilde gruplandırabiliriz.
Bilgi alışverişinin ve beyin fırtınalarının düzenlenmesi
Eğitimci arkadaşların birbirini eğitmesi
Kurs Merkezi Yayını olarak çıkacak bir yayının hazırlanması
TV/Radyo Programı
Gazete İlavesi
Seminerler
Tüm kurs öğrencilerine yönelik Genel Tekrar Dersleri
2. Öğrenci Kalitesi İçin Planlama
Verdiğiniz hizmetin kalitesi arttıkça öğrenci kalitesi de kendiliğinden artacaktır. Bu da piyasa hakimiyeti, fiyat belirleme rahatlığını yanında getirecektir.
Öğrenci Kampları
Bilgi Yarışmaları
Öğrencilere Yönelik İnsan Kaynakları Hizmeti
Psikolojik Danışmanlık ve Rehberlik
Farklı Alanlarda Eğitimler
Kişisel Gelişim Kursları
Pansiyon Destekli Eğitim
3. Mekan Kalitesi İçin Planlama
Kütüphane Hizmeti
Etüd Salonu
Daha elit ortamlarda şubeleşme
Ve sonuç olarak, “Çok Özel Kurs Merkezi” nin ortaya çıkışı…
Tanıtım
Ne iş yaparsanız yapın, yaptığınız iş bedavaya altın dağıtmak bile olsa tanıtımını yapmazsanız daha geniş kitlelere ulaşmak bir hayal olacaktır.
Şu anda kullınılan otobüs içi afiş, e-posta gönderimi, sms gönderimi, gazete ve radyo reklamlarının yanısıra yapılabilecek başka çalışmalar da olduğunu belirtmek isterim.
1. Kollektif Kimlik Oluşturma Çalışmaları
Verilecek bir Kurs Merkezi Kart ve kurulacak Kurs Merkezi Mezunları Derneği sayesinde 10 yılı aşkın süredir kursa gelmiş binlerce kişinin kollektif kimliğe sahip hale getirmenin neler kazandıracağını biliyorsunuz. Bu sayede çok güçlü bir veritabanına sahip olan kurumumuz, verdiğimiz kartın indirim kartı olarak kullanılmasını sağlayarak,kurumlarla ilişkilerimizi de güçlendirecektir. Bu kişinin çevresine ulaşmamızı kolaylaştıracak. Yapılacak etkinlikler sayesinde basının da tanıtımımıza katkıda bulunması kaçınılmaz olacaktır.
Kollektif kimliğe sahip hale getirilmiş bir topluluğa yeni hizmetler sunmak daha kolay olacağı için yeni yatırımlar yapmak da daha kolay hale gelecektir. Ayrıca, dernekleşme sayesinde Avrupa Birliği destekli projeleri hazırlamamız ve sunmamız da kolaylaşacaktır.
ISO 9000 Belgesi
Bir çok yönden eksik olmasına rağmen, belgenin arkasına saklanan ve bu belge ile üstünlük oluşturmaya çalışan kurumlara en güzel cevap olacağı kanaatindeyim. Bununla birlikte, eğer Hizmet Yeterlik Belgesine Sahip Eğitim Programları hazırlayabilirsek, bu da alanında ilk olacaktır.
Kurumlarla Anlaşma
İş Adamları Dernekleri, Sanayi Odası, Ticaret Odası, Meslek Odaları, Dernekler ve Vakıflarla kurulacak güçlü bir iletişim, hem mevcut eğitim programlarına katılacak kişilerin sayısını artıracak, hem de yeni eğitim programları hazırlamamıza imkan verecektir. Bu amaçla ziyaretler yapılması ve onlara yönelik kampanyalar düzenlenmesi durumunda, uyuyan potansiyel daha hızlı şekilde uyandırılmış olacaktır…
Ulusal veya Uluslar arası Bağlantısı Olan Eğitimler
Eğer bir derneğin üyesi olmakla veya bir organizasyonun içinde olmakla bir alanda verilecek eğitimlerin temsilcisi olabileceksek, bu tarz fırsatları kaçırmamalıyız.
Aynı şekilde eğitim adına başka çalışmalar varsa, onları tespit etmek için araştırmaları sık şekilde yapacağımı da bilmenizi isterim.
Sunulmayanı Sunabilmek…
Planlama
1. Eğitimin Kalitesi İçin Planlama
Basit ama farklı eğitim programlarını sunarak çok büyük bir artı puan alabileceğimiz inancındayım. Windows, Word, Excel, Powerpoint, Autocad, LKS gibi eğitimlerin yanısıra şu anda verilmeye devam edilen Photoshop, Flash, Dreamweaver’ın çok büyük artı olduğu inancındayım. Bu gibi artıları artırmak, mevcut öğrenci potansiyelini değerlendirerek yeni eğitimlere zemin hazırlayacaktır.
Bu amaçla düzenlenecek; Outlok, Outlook Express, İnternette Arama Metodları, Arama Motoru Kayıt İçin Pratik Öneriler gibi eğitimlerle meslek gruplarına yönelik hazırlanacak İş Adamının Hayatında Bilgisayar, Tıp Alanında Bilgisayar Kullanımı gibi entelektüel içerikli kurslar planlamamızın medyaya dönük yüzü olduğunu da unutmamak da fayda var.
Saygılarımla…
19 Ekim 2005
------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Eğitim Üzerine Düşünceler
Hakan Topuzoğlu, 'bugüne kadar her şeyimin eleştirildiği yetmezmişmiş gibi şimdi de eğitim tarzım eleştiriliyor' diyor ve uzun zamandır konu hakkında yazmak istediklerini bizimle paylaşıyor.
Bugüne kadar eleştirilen herşeyim yetmezmiş gibi, şimdi de eğitim tarzım eleştirilmeye mi başlanıyor ne? Aslında böyle bir tartışmayı yapmamız gerçekten de çok iyi oldu. Çünkü, bu sayede uzun süredir istediğim eğitim tarzıma dair yazı yazma isteğim sonuçlanmış olacak.
Bilirsiniz, devlet öğretmenlerini. Aslında herkes devletin yetiştirdiği bir öğretmen. Belki bu sözlerimle bir tartışmayı da yanında getirmiş olacağım ama olsun. Umurumda bile değil. Her sözümle, bir tartışma başlıyor. Ne yapabilirim ki, düşününce bunlar ortaya çıkıyor.
Biliyorsunuz, insanlar bol bol okurlar. Başka bir yazıda sırf şu okulu bitirdim demek için okunduğu tezini ortaya atmıştık da neler olmuştu? Sanal eğitime geçilmesi gerekir iddiasında bulunurken de bu sıkıntıları dile getirmeye çalışmıştım zaten.
Hiç düşündünüz mü? Sadece kurallara bağlı kalarak, kaç tane kimya okuyan insan gerçek bir kimyager ya da bilim adamı oluyor. Sonuçta okulu bitirdikten sonra, okulda gördüğü bilgileri eleştirmiyor mu bu insan? Ya da mühendisleri düşünün, gerçek mühendisleri. Ya okulda bunları ne diye gördüysek, demiyor mu?
Ve edebiyatçılardan yani tarihe iz bırakmış kaç şair edebiyat bölümü mezunu? Mehmet Akif Ersoy'un veteriner olduğunu bilmeyeniniz var mı? Hala dün gibi gözlerimin önünde, yaşayan büyük şairlerden Nurullah Genç'in işletme fakültesinde öğretim görevlisi olduğunu duyunca verdiğim tepki. Ya da Nazım Hikmet... Acaba O nere mezunu bileniniz var mı? Biz de bilmiyorduk, bu yazıyı yazarken yaptığımız bir araştırmada şu sözlerle karşılaştık:
"1902'de doğdum doğduğum şehre dönmedim bir daha geriye dönmeyi sevmem üç yaşında Halep'te paşa torunluğu ettim on dokuzumda Moskova komünist üniversite öğrenciliği kırk dokuzumda yine Moskova'da Tseka-Parti konukluğu ve on dördümden beri şairlik ederim, kimi insanlar otların kimi insan balıkların çeşidini bilir ben ayrılıkların kimi insan ezbere sayar yıldızların adını ben hasretlerin hapislerde de yattım büyük otellerde de açlık çektim, açlık grevi de içinde ve tatmadığım yemek yok gibidir otuzumda asılmamı istediler kırk sekizimde Barış madalyasının bana verilmesini verdiler de otuz altımda yarım yılda geçtim dört metrekare betonu elli dokuzumda on sekiz saatte uçtum Prag'dan Havana'ya Lenin'i görmedim nöbetini tuttum tabutunun başında 924'te, 961'de ziyaret ettim anıt kabri kitaplarıdır partimden koparmağa yeltendiler beni sökmedi yıkılan putların altında da ezilmedim 951'de bir denizde genç bir arkadaşla yürüdüm üstüne ölümün 52'de çetlek bir yürekle dört ay sırtüstü bekledim ölümü sevdiğim kadınları deli gibi kıskandım şu kadarcık haset etmedim Şarlo'ya bile aldattım kadınlarımı konuşmadım arksaından dostlarımın içtim ama akşamcı olmadım hep alnımın teriyle çıkardım ekmek paramı ne mutlu bana başkasının hesabına utandım yalan söyledim yalan söyledim başkasını üzmemek için ama durup dururken de yalan söylemedim bindim tirene uçağa otomobile çoğunluk binemiyor operaya gittim çoğunluk gidemiyor adını bile duymamış operanın çoğunluğun gittiği kimi yerlere de ben gitmedim 21'den beri camiye kiliseye tapınağa havraya büyücüye ama kahve falına baktırdığım oldu yazılarım otuz kırk dilde basılır Türkiye'mde Türkçemle yasak kansere yakalanmadım daha yakalanmam de şart değil başbakan fakan olacağım da yok meraklısı da değilim bu işin bir de harbe girmedim sığınaklara da inmedim gece yarıları yollara da düşmedim pike yapan uçakların altında ama sevdalandım altmışıma yakın sözün kısası yoldaşlar bugün Berlin'de kederden gebermekte olsam da insanca yaşadım diyebilirim ve daha ne kadar yaşarım başımdan neler geçer daha kim bilir " Bunlar kendi söyledikleri. Bir de bizim başka öğrendiklerimiz var. Bakın eğitim öğretim hayatı nasıl?"
"Hamidiye Kruvazöru güverte subayı iken, sağlık nedeniyle askerlikten çıkarıldı. Bolu'da bir süre öğretmenlik yaptı, daha sonra Trabzon üzerinden Batum'a, oradan da Moskova'ya geçti. KUTV Üniversitesi'nde ekonomi-politik öğrenimi gördü. 1924'te yurda döndü. Aydınlık Gazetesinde yayınlanan yazı ve şiirleri yüzünden on beş yıl hapsi istenince Moskova'ya kaçtı. 1928 Af Kanunu'ndan yararlanıp tekrar yurda döndü. Resimli Ay dergisinde çalışmaya başladı. 1932'de yeniden dört yıl hapse mahkûm olduysa da, bu kez Onuncu Yıl Affı'ndan yararlandı. Gazetecilik yaptı, film stüdyolarında çalıştı. 1938'de Harp Okulu'ndaki aramalarda ele geçen şiir ve kitaplarıyla orduyu kışkırttığı ileri sürüldü ve 28 yıl 4 aya hüküm giydi. Çankırı ve Bursa cezaevlerinde yattı. 1950'de özgürlüğüne kavuştuysa da sürekli olarak izlenmekten kurtulamadı. Askere alınması kararlaştırılınca tekrar Moskova'ya kaçtı. 25 Temmuz 1951'de T.C. yurttaşlığından çıkarıldı. Bunun üzerine Nâzım, Polonya uyruğuna geçti. 1963'te öldü. Moskova'da toprağa verildi. Mezarı hala bu kenttedir."
Demek ki, 14 yaşından beri şairlik ediyorsa, şairliğe başladığı yıllarda henüz hiçbir üniversite bitirmemişti. Ve Necip Fazıl. O hangi Edebiyat Fakültesi'ni bitirmiş, biliyor musunuz? Bu sorunun cevabını ben de bilmiyordum, sizin sayenizde öğreneceğim. İyi ki artık internet var: araştırma yapmak çok daha fazla kolay...
Okuyup yazmayı henüz 5-6 yaşlarındayken öğrendi. Birçok şiirinin ana imajını ve ruhî kaynağını teşkil eden "yakıcı bir hayal kuvveti, marazi bir hassasiyet, dehşetli bir korku" şeklinde özetlediği ve hastalıktan hastalığa geçtiği ilk çocukluk yıllarını, çocukluk hâtıralarının kaynaştığı bir "tütsü çanağı" olan, büyükbabasına ait Çemberlitaş'taki Konak'ta geçirdi. Bahriye mektebine gireceği 1916 senesine kadar Büyükdere'de Emin Efendi isimli sarıklı bir hocanın işlettiği mahalle mektebinden başlayarak fâsılalarla çeşitli okullara devam etti. Fransız Papaz ve Kumkapı'daki Amerikan kolejinin ardından Serasker Rıza Paşa yalısındaki Rehber-i İttihad mektebine verildi. Yatılı olan bu mektepte de fazla kalamayınca, bir süre için Büyük Reşit Paşa numûne mektebine ve seferberlik sebebiyle gidilen Gebze'nin Aydınlı köyünde, köyün ilk mektebine yazıldı. İlk mektebi, Heybeliada Numûne Mektebi'nde bitirdi. 1916'da, "Ne oldumsa bu mektepte oldum" dediği ve şahsiyetinin ana dokusunu örgüleştirdiği "Mekteb-i Fünûn-u Bahriye-i Şahâne"ye imtihanla ve en titiz muayeneler neticesinde alındı. Hayatının en nazik dönemini geçirdiği Bahriye Mektebi, içindeki bütün ışık cümbüşleriyle ona, kendisini gösteren bir ayna, parlak bir zemin oldu. İlk metafizik arayıcılıkları ve zabitlerin bile benimsedikleri "Şair" lakabı ile ilk aruz talimleri orada başladı. Namzet sınıfından ayrı üç harp sınıfını bitirdikten ve mezuniyet durumuna geçtikten sonra diplomasını beklerken, ilave edilen dördüncü sınıfı bitirmemeye karar verdi ve mektepten ayrıldı. Bir müddet sonra da, o tarihte namzet ve sadece üç harp sınıfından ibaret Bahriye Mektebini ikmal ettiğine dair diplomasını aldı. (1920) 17 yaşında, o günkü adiyle " İstanbul Darülfünûnu Edebiyat Medresesi Felsefe Şubesi "ne girdi. O günlerin (1928 Harf inkılabına kadar) edebiyat alemini, Ziya Gökalp'in kurup Yakup Kadri ve arkadaşlarının çıkardığı Yeni Mecmua, Dergâh, Anadolu Mecmuası, Milli Mecmua ve Hayat Mecmuası teşkil etmekteydi. Bu âlem içinde ilk şiirlerini Yeni Mecmua'da yayınladı. (1922) Cumhuriyetin ilanından bir yıl sonra, 20 yaşında, Maarif Vekaletinin Avrupaya tahsile gönderilecek ilk talebe grubu için açtığı imtihandaki başarısiyle üniversitedeki (sömestre)lerini resmen ikmâl etmiş sayıldı ve Paris'e gönderildi. Sorbon Üniversitesi Felsefe bölümüne girdi. (1924)
1929 yazının sonlarına doğru gittiği Ankara'da, içinde 9 yıl müddetle çalışacağı ve müfettişliğe kadar yükseleceği İş Bankasına Umum Muhasebe Şefi olarak girdi. (5 Ağustos 1929) Taksim'deki meşhur tarihi bina Taşkışla'nın 5'inci Alayının Zâbit kıtasında 6 ay neferlik; Harbiye'de İhtiyat Zâbit Mektebinde 6 ay talebelik, peşinden de 6 ay subaylık yaptı. 18 aylık bu askerlik macerası, 1931 senesinin başlarından 1933 senesinin ilk aylarına kadar fâsılalarla devam etti.
Askerliği bittikten sonra Ankara'ya döndü. Üçüncü şiir kitabı "Ben ve Ötesi'nin çıkışından sonra artık renk renk konfeti yağmuru altında ve şöhretinin zirvesindeydi. Paris hayatı, kendini arayışının müthiş his helezonları, korkunç girinti ve çıkıntıları arasında, nefs cesareti bakımından hayal yakıcı bir tablo çizdi. 1925'te ilk şiir kitabı "Örümcek Ağı"nı bastırdı.
O yıllarda bankacılık yeni ve gözde bir meslekti. "Felemenk Bahr-i Sefit Bankası"nda çalışmakta olan Salih Zeki'nin ziyaretine gittiği bir gün, arkadaşının teşvik ve tavassutu ile aynı bankada işe başladı. Daha sonra gayet kısa sürelerle Osmanlı Bankasının Ceyhan, İstanbul ve Giresun şubelerinde çalıştı. 1928 - 29 senelerinde "Bâbıâli" adlı otobiyografik eserinde tafsilatlı şekilde anlattığı, Bâbıâli palamarına bağlı "Bohem Hayatı"nı son kertesine çıkardı. Henüz 24 yaşındayken, "Kaldırımlar" isimli ikinci şiir kitabının yayınlandığı ve ortalığı takdirle karışık hayret seslerinin bürüdüğü 1928 yılı, onun şiir diyapozonunun herkesce beğenilmek noktasından en dik irtifaları kaydettiği basamak oldu. Bütün eser mevcudu 64 yaprak ve 128 sahifeyi geçmezken, hakkında yazılıp çizilenler bunu kat kat geçmişti. Batı kültürünün içinden yetişti. Saf şiir, sanat, edebiyat ve tefekkür yolundan geldi. 14. İslâm asrında; İslâmın asırlar sonra topyekûn muhasebesini yerine getirdi. 79 yıllık hayatı ve eserleriyle her dem, "hayal kanatları kan içinde" tek başına uçar gibi yaşadı
Bakın, bu 2 insanın da siyasi bir kimliği var. Yaptıkları var, inançları var. Bunlar ilgilendirmiyor bizi. Bizi ne ilgilendiriyor? İkisi de iyi birer şairdiler. Peki şairlik dersini kimden aldılar? Onlar şairlik dersi almadılar, çünkü onlar yaşıyorlardı. Yaşadıklarını yazdılar. Öyle değil mi? Yaşadılar ve yazdılar. Kimileri yaşar ve ardından yazar. Kimileri ise başkalarının yazdıklarını yaşar.
Örnekleri çoğaltmaya gerek var mı? Gözlerimizin önünde iki büyük hayat duruyor. İki büyük insan duruyor. İki büyük şair duruyor. Bu insanlar, hemen hemen her işle uğraşmışlar. Mücadele vermişler, dergi çıkarmışlar, gazete çıkarmışlar, yazmışlar, yayınlamışlar. Kitleleri etkilemişler. Kitlelere kendilerini sevdirmişler. Öyle ki, aklı başında bir insan, fikri yapısı ne olursa olsun, kendisine zıt fikrin öncüsünün yaptıklarını inkar edememiş. En kötü ihtimalle sessiz ve sükut halde kalmak zorunda kalmışlar.
Türkiye'de iyi futbolcuların kaçı, üniversite mezunu? Yani kendileriyle ilgili bölümü bitirmişler, hiç düşündünüz mü? Acaba kaç tanesi Football Learning Teaching dersi gördü, antrenörlerin. Çok komik bir soru oldu galiba..
22 Haziran 2005 - www.acikgazete.com